| | Üretsiz Blog oluştur

Akıl Tutulması: Engizisyon görev başında

ozan 

ozan diye tanır tanıyan beni,
gönlümde yaşatmam garezi, kini,
ve lakin memleket, millet haini
olanlarla aram serin bilinir


 

AKIL TUTLMASIBirkaç gündür inanılmaz bir saçmalık, yaygara izlemekteyiz. Ya anlamazlık ya ahmaklık ya da besbelli kötü niyet var bu işin içinde. Siz bir şiir yazıyorsunuz, bir şarkı söylüyorsunuz; sizin dışınızda dahliniz olmayan bir kişi bunu kullanarak bir şeyler yapıp, izniniz olmadan bir sayfaya koyuyor ve bir anda kendinizi cadı avının ortasında buluyorsunuz. Karadenizde oyunların olduğu yalan mıdır? Planların olduğunu görmemek mümkün mü? Bu yapılanlar planın açık ortaya çıkması değil mi? İtleri yurdumuza salanlar, taşları bağlayıp, elini taşın altına koyma cesareti olan yiğit insanları susturmak istiyorlar. Bunun için her yolu deniyorlar. Birileri iftira atınca, yalan söyleyince, Türk’e ve Türk’ün her türlü kutsalına hakaret edince fikir özgürlüğü denecek, bir Ozan fikrini söyleyince linç edilecek; üstelik kendi yapmadığı bir sözde klip yüzünden. Oyunun aktörlerini ve bunların güya demokratik tavırlarını bir süre önce Türk Tarih Kurumu Başkanına karşı yaptıkları ile görmüştük. Türk’ü savunan bilim adamlarını, sanatçıları, bizzat Türk’ün kendisini hedef alan bu psikolojik operasyonlar bir süre iş yapar görünür ama sürekli tutmaz. Bu planlar ne Karadenizde, ne güneydoğu’da ne de Türk yurdunun hiçbir yerinde tutmaz.

Yel Dergisi

  KAPAK_(4)YEL

"Yel" İzmir'de tanıştığım bir dergi. Alsancak'ta Kıbrıs Şehitleri Caddesinde dolaşırken girdiğim bir kitapçıda "Yel"in esintisi ile ürperdim. Derginin rafta bulunan 4. sayısını alarakokumaya başladım. Dergi İzmir'de yayınlanıyor, çeşitli illerde temsilcilikleri vasıtasıyla dağıtımı yapılıyor. Abonelik imkanı da mevcut. 2 aylık periyotlarla yayımlanması düşünülen dergi 4. sayıdan sonra bir süredir çıkamamış. Dergi yetkilileri e-postama verdikleri yanıtta kısa süre içinde yeni sayının okurlara ulaşacağı müjdesini verdiler. Türkiye'de dergi çıkarmak gerçekten zor bir iş. Yaşadıkları güçlükleri tahmin edebiliyorum, umarım dergi varlığını uzun müddet sürdürebilir.

Dergi "Söz Başı" adlı sunuş yazısından sonra Prof. Dr. Fikret Türkmen'in Saparmurat Türkmenbaşı'nın vefatı üzerine yadığı makalesi ile devam ediyor. İkinci yazıda Hadi Taç, son zamanlarda Ermeni meselesi ve AB konularında seviyesiz bir duruş gösteren Fransa'nın tarihte Osmanlı karşısındaki halini Kanuni'nin bir mektubu vesilesi ile gösteriyor. Derginin bence en kıymetli köşesi kadınlar için ayrılan kısım. Her sayıda öncü, başarılı bir Türk kadını tanıtılıyor. Bu sayıda Melek Kırıştı, televizyon programlarını ibret ve zevkle seyrettiğimiz Banu Avar'ı tanıtmış bizlere. Sonrasında Osman Turan'ın Türk müziğinin önemli isimlerinden Barış Manço hakkında kapsamlı bir araştırma yapıp bunu kitaplaştıran Murat Yastağanbaba ile yapmış olduğu mülakatı okuyoruz. Mülakatta hem Barış Manço'nun Türk kültürüne katkıları hem de yazarın "Türk Kültürünün Karbon Kağıdı: Barış Manço" adlı eseri hakkında bilgiler alıyoruz. Dergide Mevlana ve Mevleviliğe geniş yer ayrılmış. Bu konuda ilk makale "Yanlış Düşünce ve Davranışlar Karşısında Mevlana" adını taşıyan Zeynep Akdeniz'in çalışması. Bunu Aydın Güler'in Mevlana'nın oğlu hakkındaki "Gölgede Kalmak: Sultan Veled" adlı çalışması takip ediyor. Sultan Veled'in babsının izinide onun yolunu sistemleştirip tarikat haline getirme süreci işleniyor. Mevlana ile ilgili bir diğer çalışma da Alpay İğci'nin "Belh'ten Konya'ya: 13. Yüzyıl ve Celalettin" çalışması. Deniz Serap Yörükoğlu bir yeni yıl sonrası yazısında "Umudumu Neden Kaybedeyim ki" diye soruyor. İlkay Taran'ın "Yalancı" adlı şiiri ile soluklanıyoruz biraz. Engin Taşkın popüler kültür ve etkilerini tarihi süreç ve küreselleşme bağlamında irdelemiş.

Dergi her sayısında Türkçe'nin konuşulduğu bir bölgeyi tanıtıyor. Bir önceki sayısında Kosova'yı ve Gagavuz Türklerini anlatmış; bu sayıda ise Rodos ve İstanköy'e konuk oluyoruz. Buranın tarihi güzellikleri yanısıra bölge Türklerinin konuşma özellikleri, yaşantıları ve kültürel özellikleri incelenmiş.

Dergi Türkçe'nin doğru kullanılmasına büyük önem veriyor. Bunun için bir bölüm hazırlamışlar burada imla kuralları, yabancı kelimelerin Türkçe karşılıkları gibi konulara değiniliyor. "İzlence adlı bölümde TRT'de yayınlanan Dede Korktu Hikayeleri dizisi tanıtılmış.

Zeynep Akdeniz'in "Tarihte ve Bugün Şamanizm" başlıklı çalışmasında şamanların özellikleri, giyimleri ve ayinlerde kullandıkları araçları tanıyoruz. Mutlu Gökçimen'in yazısı "Medeniyetler Arası Uzlaşma ve Dünyanın Ortak Mirası" adını taşıyor. Diner Mirzali'nin kelimeler yerine noktaları başlık yaptığı şiirle yeniden soluklanıyoruz. Şair "Yol devam ediyor" diyor biz de dergideki yolculuğumuza dönüyoruz. Onur Ediz Osmanlı'dan günümüze demiryollarını konu edinmiş. Sercan Sadık Erdem, "Küreselleştikçe" başlıklı yazısında bu sürecin bize getirdikleri ve kaybettirdiklerini irdeliyor.

Kitap tanıtım bölümünde Metin Aydoğan'ın "Bitmeyen Oyun", Banu Avar'ın "Sınırlar Arasında" ve Ertan Efegil ile Mehmet Seyfettin Erol'un derkedikleri "Türkiye- AB İlişkileri" adlı kitaplar tanıtılıyor. Son sayfalarda Türkçe ve Türk dünyası ile ilgili haberlere yer verilmiş. Dergi hakkında daha çok bilgiye ve eski sayılarına internet sitesinden ulaşılabilir:

http://www.yeldergisi.net

Buram buram Türkçe kokan bu dergiyi bitirdikten sonra sevdamızı, selamımızı, hasretimizi İzmir'in imbadına, yurdumuzun rüzgarlarına, Yel'e yükleyip Türkçe'nin her zorluğa rağmen şakıdığı coğrafyalara yolluyoruz.

Yel'in kesilmemesini ve daha gür esmesini temenni ediyorum

Harry PotterZümrüdü Anka Yoldaşlığı Galasındaydım :)

otter 

"Harry Potter ve Zümrüdüanka Yoldaşlığı"nın galasına katılarak herkesten önce filmi izlleyebilen şanslılardan biriyim. Geçtiğimiz salı gacesi Kanyon Alışveriş Merkezi'nde bulunan Cinebonus sinemalarında yapılan galaya filmin 3 oyuncusu katıldı. Harry Potter'ın ilk aşkı Cho Chang rolündeki Katie Leung ile yaramaz ikizler Fred ve George rollerindeki Oliver ve James Phelps salonları gezerek Potter hayranlarını selamladılar ve filmi izlediler. Katie filmdeki halinden daha güzeldi diye belirtmeden geçersem olmayacaktı.

Fİlm öncesi sanatçıların kırmızı halı üstünde salona girmelerini görüntülemek için en önde yerimi aldım ancak Murphy yasası her zaman olduğu gibi işlemeye başladı. Fotograf makinemin pilleri bitti; yedek pillerim işe yaramadı. Şarj makinemi değiştirmenin vakti gelmiş galiba... Allahtan gazeteciler fotograf işini benim yerime hallettiler de yukarıdaki kareyi koyabildim yazıma. Galadaki bir diğer sorunum ise Film gösteriminde ara verilmemesi oldu. Bu durum benim gibi filmden önce bir kaç şişe su ve gazoz tüketmiş olanları hayli sıkıntıya soktu.

Filmi 1. numaralı salonda izledim, salon beklediğimden küçüktü biraz hayal kırıklığına uğramadım dersem yalan olur. Pek çok Poter hayranı küçük izleyici ile birlikte seyrettik filmi. Anne babaları uyarayım şimdiden bazı sahneler çocukları çok korkuttu. Açıkcası ben bile irkildim. Film serinin en uzun kitabından çekilmiş olsa da oldukça kısaydı. Kitapta olan pek çok olay filmde yer almamakta. Kitabın hayranları üzülse de genel olarak film çok güzel. Büyücüler arası çarpışmalar çok etkileyici. Yaramaz ikizlerin sınıfta isyan çıkardıkarı müthiş bir sahne var ki hem görsel olarak çok etkileyici hem de eğlendirici.

Film 10 Ağustosta gösterime giriyor. Bir kez daha izlenmeye değer.

platonik aşk

latonik 

ASK NEDİR

Unutulan Bir Güzellik: Mektup

“yollarda kaldı gözlerimüz gelmedi haber”

Baki

Genelde bir şeyler yazar, sonra onun için bir resim ararım. Bu kez farklı oldu, önce yukarıdaki resim, daha doğrusu bir reklam geldi mesaj kutuma ve ben bunun için yazı aradım. Aslında uzun süredir aklımın bir köşesinde olan zaman zaman yakındığım bir şeydi mektuba ve posta kartına karşı vefasızlığımız. bu reklam dürttü çıkarttı yerinden bunları. İnsanlar arasında uzun süredir önemli bir iletişim vasıtası olan mektup kurumu giderek daha az kullanılıyor. Şüphesiz tamamamen kalkmadı ve kalkması zor ancak eski öneminin çok gerisinde. İnsanlar hala iş mektupları, resmi mektuplar yolluyorlar ancak özel mektupların azaldığı bir gerçek. Telefon gibi bir aracın mektubun yerini aldığı söylenebilir. Bir de bilgisayar ve internetin hayatımıza girmesi ile mektup iyiden iyiye geriledi. E-postaları bir tür mektup sayabilir miyiz? sorusu akla gelebilir. Neticede bir yazma işlemi var ve haberleşme işlevini de yerine getiriyor denebilir. Üstelik bazı e-kartlarda metne eklenen küçük pul resimleri de var :) Mektup için asıl tehdit unsuru ceplerimize kadar giren telefon ve daha da önemlisi kısa mesaj servisleridir. Bu sms denen kısa mesajlar özellikle bayramlarda, çzel günlerde atılan kartpostalların papucunu dama attı. Sebepleri ne olursa olsun artık kapıcı kapımızı eşten dosttan gelen mektuplar, kartlar için değil faturalar için çalıyor.

Farsçası “name”, Türkçesi “bitig” ya da “betik” olan mektup, yazılı nesne, yazılmış şey demektir.[1] Bir haberi, dileği, arzuyu, istek veya duyguyu yanımızda olmayan birine iletilmek maksadıyla yazılmış özel yazıya mektup diyoruz.[2] Bir başka tarife göre ise mektup, başka bir yerde bulunan kişiye, bir topluluğa ya da bir kuruma bir maksadı bildirmek için yazılan yazıdır.[3] Mektup ile ilgili en eski örnekler Mısır firavunlarının diplomatik mektuplarıyla Hitit krallarının Hattuşa arşivinde bulunan mektuplarıdır.

Mektuplardan sanat değeri taşıyıp beğenilmiş veya yayımlanabilmiş olanları edebiyatta mektup türüne girerler. Edebi mektuplar zamanla birer tarihi belge halini alırlar. Türk edebiyatında uzun bir geçmişi olan mektuplar özellikle “münşeat”larda yer alırlardı. Süslü ve ağır bir dille yazılan bu mektuplarda yazanlar tüm hünerlerini göstermeye çalışırlardı. Tanzimat edebiyatıyla özellikle Şinasi’nin öncülük ettiği sade yazma akımı etkisini mektuplar üzerinde de göstermiştir. Edebiyatımızda mektup için yazan ve yazılanın aralarındaki durumlara göre çeşitli kelimeler kullanılmıştır. Dostluk, kardeşlik, sevgi belirten mektuplara “muhabbetname, meveddetname, uhuvvetname”; rütbece alt durumda olanların üstlerine yazdıkları mektuplara “ariza, sukka” denilmiştir. Halk edebiyatında mektuba “nağme, kağıt, gam yükü, gönül dili, çile bohçası” gibi isimler verilmiştir.

Bir çok önemli şahsiyetin mektuplarının yer aldığı eserleri görmek mümkündür: Namık Kemal’in Hususi Mektupları, 3 cilt; Abdülhak Hamit Tarhan, Mektuplar, 2 cilt; Ahmet Mithad- Muallim Naci, Muhaberat ve Muhâverat; Ziya Gökalp, Limni ve Malta Mektupları; Mektuplarıyla Halikarnas Balıkçısı; Nazım Hikmet’in “Kemal Tahir’e Mapusaneden Mektuplar”, “Bursa Cezaevi’nden Va-nulara Mektuplar”, “Nazım ile piraye”; Ahmet Hamdi Tanpınar, Mektuplar; Cahit Sıtkı Tarancı, Ziya’ya Mektuplar, gibi.

Mektuplar genelde düz yazı şeklinde olsalar da manzum olanları da bulunmaktadır. Şehzade Bâyezid’in manzum mektubundan ve babası Kanuni’nin manzum cevabından birer kıtayı aşağıda nakledeceğiz:

Bâyezid:

Ey serâser âleme Sultan Süleyman’ım Baba!

Tende cânım, canımın içinde cananım baba!

Bâyezid’ine kıyar mısın benim canım baba!

Bigünahım, Hak bilir, devletli Sultanım baba!

Kanuni:

Ey demâdem mazhar-ı tuğyan-ı isyanım oğul

Takmayan boynuna hergiz tavk-ı fermanım oğul

Ben kıyar mıydım sana ey Bâyezid Han’ım oğul

“Bigünahım” deme bari, tevbe kıl canım oğul

 

Devlet adamlarının, sanatçıların, düşünürlerin, askerlerin, edebiyatçıların mektuplarından oluşan eserlerin yanısıra mektup tekniği ile yazılmış çeşitli eserler de görmek mümkündür. Romanlar, anılar, gezi kitapları, eleştiriler, siyasi manifestolar gibi pek çok amaçla yazılmış eserde mektup bir anlatım şekli olarak kullanılmıştır. Özellikle çeşitli kurum ve kişileri hedef alan “açık mektuplar” zaman zaman önemli sonuçlar doğurmuşlardır. Türkiye’nin en önemli siyasi olaylarından olan 3 Mayıs 1944 olayları, Hüseyin Nihal Atsız’ın devrin Başbakanı Şükrü Saraçoğlu’na yazdığı “Açık Mektuplar” sonucu meydana gelmiştir.

Mektuplardan oluşan bazı kitaplara bir göz atalım

Rainer Maria Rilke’nin mektuplarından oluşan “Genç Bir Şaire Mektuplar” adlı eser ilk kitabımız. Franz Xaver Kappus, Askeri Akademide okuyan bir öğrencidir. Şiire hevesli olan Kappus Rilke’nin de bir süre o okulun öğrencisi olduğunu öğrenir ve şiirleri ile birlikte bir mektubu Rilke’ye gönderir. Aralarında bir yazışma başlar. Kitap bu mektuplardan on tanesini içeriyor. Mektuplarda sadece şiirle ilgili değil, hayatla, insanlarla, aşkla, mücadele ile ilgili bir çok şey buluyoruz. Bir çok öneri, öğüt verse de Rilke şunu eklemeyi unutmuyor: “Kimse akıl veremez, yardım elini uzatamaz size, hiçkimse. Tek çıkar yol, gözlerimizi kendi içimize çevirmemizdir.” (Rainer Maria Rilke; Genç Bir Şaire Mektuplar, (çev. Kamuran Şipal), Cem Yayınevi, 2001).

Niyazi Berkes 1958- 59 arasında Pakistan’dan Japonya’ya bir gezi sırasında gördüklerini, yaşadıklarını kardeşine yazdığı mektuplarla anlatıyor. 17 yıl kardeşinde kalan mektupları görünce kısmi düzeltmeler yaparak yayımlamış. “Asya’nın sessiz milyonlarının içine düşürüldüğü “sefalet”i çok kez emperyalist gözlemciler dışarıya tanıtmazlar. Ben onların tuttuğu yolu benimseyemedim” diye yazan Berkes bir Atatürk kuşağı çocuğu olarak yer yer isyan ettiğini söylüyor. Bu ülkelerde olan biteni, eksiklikleri, yanlışlıkları eleştirel bir gözle aktarıyor. Türk devrimine ve Atatürk’e göndermeler yapıyor. Bir takım gerici kesimlerin yaptıklarının ülkemizi düşürebileceği kötü durumlar hakkında uyarılarda bulunuyor. (Niyazi Berkes, Asya Mektupları, Yapı Kredi yayınları, 2001).

Kardeşlere yazılan mektuplardan oluşan bir başka kitap da Bedri Rahmi Eyüboğlu’na ait. “Kardeş Mektupları: Bedri Rahmi Eyüboğlu- Sabahattin Eyüboğlu” iki kardeş arasındaki tutkuya varan sevginin ifadelerini bulduğumuz bir kitap. Sıkıntılar, sevinçler, şiirler paylaşılmış mektuplarda. Sabahattin Rahmi Eyüboğlu’nun anne babasına yazdıkları ve Rahmi dedenin mektupları da ilginçler. Trabzon, İstanbul, Ankara, Paris, Dijon ve daha pek çok yer hakkında epey bilgi sahibi oluyoruz. Hele Trabzon’daki değişimin maalesef gelişim istikametinde olmadığını görmek üzücü. (Bedri Rahmi Eyüboğlu- Sabahattin Eyüboğlu, Kardeş Mektupları, İş Bankası Yayınları, 2003).

Leyla Erbil, Tezer Özlü ile birbirlerine verdikleri bir söz üzerine yazdıkları mektupları kitaplaştırmış. Birbirlerinin mektuplarını yayınlayacaklarına dair sözünü tutan Erbil, “Mektuplar insanın bir başka yüzünü açığa çıkararak, edebiyat dünyasına daha sıcak bir tat sunar, Tezer’in taşkın duyarlılığından kaynaklanan yergi ve övgülerindeki çoşkuya da bu mektuplarla yaklaşacaksınız.” Demiş. Girişte Tezer Özlü ile birkaç anısını anlatıyor ve Özlü’nün yurtdışına çıkma sebeplerine, dönemin ve günümüzün siyasi şartlarına eleştirilerle değiniyor. Sonraki bölümde mektuplar ve kartları okuyoruz. Kartpostallardaki fotoğraflar ayrı bir tat veriyor kitaba. (Leyla Erbil; Tezer Özlü’den Leyla Erbil’e Mektuplar, Yapı Kredi Yayınları, 1995).

(devam edecek)
 

Türk Edebiyatı Dergisi

 

Küçükken  gazete, kitap bulunan bir evde büyüme bahtiyarlığına sahiptim. Okul öncesi annem ve babamın bize gazetelerin kitapların hoşlarına giden yerlerini okumalarını okul sonrası kendimizin okuması aldı. Hemen her zaman eve en az bir gazete (genelde birkaç) ve dergi alınırdı. Epey geniş bir dergi kolleksiyonumuzun olduğunu söyleyebilirim. Yer yokluğu, kömürlük, tavanarası gibi uygun olmayan yer ve şartlarda saklanma zorluğu,  taşınmalar sırasında başlarına gelenler, ödünç alanların bizimle aynı ihtimamı göstermemesi, zaman zaman basiretimizin bağlanıp atmamız gibi pek çok olumsuzluğa rağmen hala epeycesi durur (maalesef kolilerde). Boş bir zamanımda yetişememde önemli katkıları olan bu dergilerden bulabildiklerimi çıkarıp, anıları da katarak bir şeyler yazmak istiyorum. Bir çok dergi içinde en çok etkilendiğim yahut ben de iz bıraktığını düşündüğüm iki derginin yeri ayrıdır: Birisi Tercuman Çocuk Dergisi, diğeri ise biraz daha çocukluktan sıyrılma dönemlerime denk gelen Türk Edebiyatı Dergisi. İlki ile ilgili daha sonra bir şeyler yazmak istiyorum. Bu gün şimdide devam eden Türk Edebiyatı Dergisini yazmak istedim.

Ahmet Kabaklı ile özdeşleşmiş bir dergi benim için Türk Edebiyatı. Her ay derginin çıkmasını iple çeker gazete bayisine koşardım.  İlk gün büyük bir iştahla okumaya başlar ancak sonra çabuk bitirmek korkusuyla günde bir yazı okumaya çalışırdım, hoş başarabildiğim söylenemezdi bunu. Okuduklarımı ne kadar anlıyordum şimdi değerlendirmem zor, her yazıyı ya da yazarı okumaktan da aynı keyfi almadığım muhakkaktır. Ancak derginin büyüsüne kapılmıştım. Daha sonraları başka edebiyat dergilerini de takip ettim ama hiçbirinden aynı keyfi alamadım. Derginin en sık eleştiri alan konusu (ki katılıyordum) hep aynı kişilerin yazması, özellikle yeni kalemlere çok yer verilmemesiydi. Ancak daha sonraları Türkiye'de dergiciliğin (hatta hemen herşeyin) biraz böyle grup işi olduğu, sistemin biraz kapalı işlediğini görünce

bunun genel bir sorun olduğunu anladım. Yıllar içinde sınavlardı, üniversiteydi, beş karış havadaki aklımın başka rüzgarlara kapılmasıydı derken bu dergi ile eskisi kadar görüşemez olduk. Ancak çok dikkatimi çeken bir kapağını gördüğümde, tanıtım yazılarında ilginç bir yazıya rastladığımda almaya başladım. Ahmet Kabaklı rahmetli olduktan sonra dergi konusunda endişelendim biraz, malum bizde kişilerin ötesine kurumlaşmaya geçmek biraz alışılmadık, zor bir durum. Ancak Türk Edebiyatı Vakfı bu konuda hassas sınavı atlattı. Şimdi Beşir Ayvazoğlu yönetiminde yayın hayatını sürdürüyor. Dergi şubat ayında 400. sayısını yayınladı. Türk dergiciliğinde uzun sayılabilecek bir soluk. Nice 400 lere kavuşur inşallah. Nisan sayısı, yani 402.ci sayısında canımızı yakan bir konuya eğilmiş dergi: Irak. Dosyanın adı "Bağdat, Musul, Kerkük ve Biz". Derginin bu ayki içeriğini editörünün Hasbihal'inden yararlanarak aktarayım: 

Osmanlı Barışını, Ortadoğu’da artık bir daha görülmesi mümkün olmayan güzel bir rüya olarak değerlendiren dergi bu rüyaya kısaca bir göz atmayı denemiş. Dosya konusu Irak ancak İslâm Konferansı Teşkilatı Genel Sekreteri Prof. Dr. Ekmeleddin İhsanoğlu’yla Mısır’a kadar uzanılmış. Prof. Dr. Suphi Saatçi’yle Irak’taki Türk kültür mirası ve Kerkük üzerine yapılan bir söyleşi var. Ayvazoğlu,  “Bağdat Geceleri” başlıklı denemesinde, Fuzulî-Ahmet Hâşim-Ahmet Hamdi Tanpınar ekseninde, çöl gecelerinin edebiyatımıza nasıl yansıdığını anlatıyor. Hülya Atakan, Topkapı Sarayı’ndaki Bağdat Köşkü’nden IV. Murad devrine uzanarak Bağdat Seferi’ni anlatıyor. Prof. Dr. Nihat Öztoprak, Ruhî’nin; Doç. Dr. Bayram Ali Kaya, Osman Nevres’in gözüyle Bağdat’a bakıyorlar. Prof. Dr. İnci Enginün, Tanpınar’ın “Kerkük Hatıraları”nı değerlendirirken, birkaç yıldır yazmayan Emine Işınsu da -ki Tanpınar’ın Kerkük Hatıraları’nda adı gecen Kerkük mutasarrıfı Avnullah Kâzımî Bey’in torunudur- “İki Kerkük” başlıklı yazısında annesi Halide Nusret Zorlutuna’dan dinlediği Kerkük’ü okuyucularla paylaşıyor. Kerküklü bir ilim adamı olan Prof. Dr. Mahir Nakip’in Kerkük musikisini anlattığı “Tarihten Günümüze Gelen Hoş Sada” başlıklı yazısı da ilginizi çekecektir. Doç. Dr. Ali İhsan Öbek de Kerküklü şair Osman Mazlum’un “Canım Kerkük” adlı şiirini değerlendirdi. 
Süleyman Nazif’in ölümünün 80. yılı vesileyle hem bu büyük insanı anmak, hem de Irak dosyamızı zenginleştirmek için onun Firâk-ı Irak adlı eserini diline hiç dokunmadan bir ek bölüm olarak sunuluyor. Bilindiği gibi Nazif, aynı zamanda Basra, Musul ve Bağdat valiliklerinde bulunmuş bir devlet adamıydı. 2007, onun yakın dostu ve “şair-i a’zam”ı Abdülhak Hâmid’in de ölümünün 70. yılıdır. Prof. Dr. Abdullah Uçman’ın derli toplu değerlendirmesinin genç nesillerin Hâmid’i anlamasına yardımcı olacaktır.
Dosya dışında da çeşitli yazılar var dergide: Sâmiha Ayverdi’nin “Türkler ve İman Hayatı” başlıklı yayımlanmamış yazısına yer verilmiş. Cemal Aydın, geçen ay ölen iki önemli Fransız aydını olan biyografi yazarı Henri Troyat ve düşünür Baudrillard hakkında bir değerlendirme yazdı: Coşkun Çokyiğit ise “Oscar: Vasatın Büyük Ödülü” başlıklı yazısında, Oscar’ı ve bu yılın Oscar’larını değerlendiriyor. Ve her zamanki gibi zengin bir Kırkambar…
Kapsamlı bir sayı olmuş ancak keşke şiiri de bol olsaymış.

Türk Dünyası Tarih Dünyası Dergisi

 

Türk Dünyası TARİH Kültür Dergisi


 

Türk Dünyası Tarih Kültür Dergisi, Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı tarafından Prof. Dr. Turan YAZGAN yönetiminde yayınlanmaktadır. Dergi Nisan 2007 sayısı ile 244. kez okuyucusu ile buluştu. Başlı başına bir bilgi hazinesi olan derginin her sayısı seviyeli, dolu dolu bir şekilde hazırlanmaktadır. Dergide Türk tarihinin önemli konuları üzerinde durulmakta, geniş bir tarih perspektifi ile günümüz olaylarına da yaklaşımlar yer almaktadır. Türk tarihi, kültürü, sanatı, detanları, mitolojisi; Türklerin yaşadığı coğrafya ile ilgili hemen her şeyi bu derginin sayfalarından takip etmek mümkün. Dergi aynı zamanda Türkiye ile dünya Türklüğü arasında bir köprü vazifesi görmektedir. Türkistan'dan Balkanlara, Amerika'dan Avrupa'ya nerede çalışma yapan, üreten Türk veya Türklük üstüne çalışan varsa dergi sayfalarında buluşabilmektedir. Derginin önceki sayıları ciltler halinde temin edilebilmekte ve bir ansiklopedi görevi görmektedir.  Dergi ilk sayısında çıkış amacını "halkımızın tarih okuma zevkini ve ihtiyacını tatmin edecek ve her eve girmeyi başarabilecek ciddi ve sevimli bir tarih dergisi" olmak olarak tanımlamaktadır. Bu iddiasını magazin sosuna bulaştırmadan da popüler tarih dergisi yapılabileceği gerçeği ile birlikte 244 kez kanıtlamıştır.

Derginin genel olarak içeriğinden bahsedeyim. Her sayı Turan Yazgan hocanın "Sevgili Okuyucular" başlıklı o ayın genel bir analizini yapan, önemli olaylarına değinen yazısıyla başlamakta. akabinde vakfın Türkiye ve Türk dünyasının çeşitli yerlerindeki faaliyetlerinden, vakfa bağlı okulların eğitim, öğretim çalışmalarından haberler yer almakta. Dergi uzunca bir süredir Gaspıralı İsmail tarafından Kırım'ın Bahçesaray şehrinde yayınlanan Tercüman Gazetesi'ni (1883- 1918) günümüz Türkçesi ile okuyucularına sunmaktadır. Derginin sürekli köşelerinden biri de Fahrettin Öztoprak tarafınca hazırlanan Türk paşalarının hayatlarının ve çalışmalarının anlatıldığı bölümdür. Türk Dünyası Tarih Kültür Dergisi, Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı tarafından Prof. Dr. Turan YAZGAN yönetiminde yayınlanmaktadır. Dergi Nisan 2007 sayısı ile 244. kez okuyucusu ile buluştu. Başlı başına bir bilgi hazinesi olan derginin her sayısı seviyeli, dolu dolu bir şekilde hazırlanmaktadır. Dergide Türk tarihinin önemli konuları üzerinde durulmakta, geniş bir tarih perspektifi ile günümüz olaylarına da yaklaşımlar yer almaktadır. Türk tarihi, kültürü, sanatı, detanları, mitolojisi; Türklerin yaşadığı coğrafya ile ilgili hemen her şeyi bu derginin sayfalarından takip etmek mümkün. Dergi aynı zamanda Türkiye ile dünya Türklüğü arasında bir köprü vazifesi görmektedir. Türkistan'dan Balkanlara, Amerika'dan Avrupa'ya nerede çalışma yapan, üreten Türk veya türklük üstüne çalışan varsa dergi sayfalarında buluşabilmektedir. Derginin önceki sayıları ciltler halinde temin edilebilmekte ve bir ansiklopedi görevi görmektedir. Derginin genel olarak içeriğinden bahsedeyim. Her sayı Turan Yazgan hocanın "Sevgili Okuyucular" başlıklı o ayın genel bir analizini yapan, önemli olaylarına değinen yazısıyla başlamakta. akabinde vakfın Türkiye ve Türk dünyasının çeşitli yerlerindeki faaliyetlerinden, vakfa bağlı okulların eğitim, öğretim çalışmalarından haberler yer almakta. Dergi uzunca bir süredir Gaspıralı İsmail tarafından Kırım'ın Bahçesaray şehrinde yayınlanan Tercüman Gazetesi'ni (1883- 1918) günümüz Türkçesi ile okuyucularına sunmaktadır. Derginin sürekli köşelerinden biri de Fahrettin Öztoprak tarafınca hazırlanan Türk paşalarının hayatlarının ve çalışmalarının anlatıldığı bölümdür.

Son sayıya bakacak olursak, Turan Yazgan hoca köşesinde Türklerde Nevruz'u anlatmaktadır. Vakfın faaliyetleri ile ilgili sayfalarda vakfın Azerbaycan, Kazakistan ve Kırgızistan'daki lise ve üniversitelerindeki çeşitli çalışmaları, Nevruz kutlamalarını ve yaklaşan 23 Nisan için yapılan hazırlıkları okumaktayız. Yurt içinde çeşitli illerde yapılan faaliyetler, Kırklereli'nde bulunan vakfın Ceviz Ormanına ilişkin haberler, vakfa yapılan ziyaretler hakkında haberler var. "Dilde Fikirde İşde Birlik" şiarıyla yayınlanan Tercüman gazetesinde ise günümüzde de sıkıntı kaynağı olan Ermeni meselesinin 1894'deki durumuna ilişkin haberler yer alıyor. Prof. Dr. Arslan Terzioğlu "Talat Paşa'nın 15 Mart 1921'de Berlin'de Bir Ermeni Teröristçe Öldürülmesi Konusuna Işık Tutan İttihat ve Terakki İleri Gelenlerinin Mektup ve Yazıları" başlıklı makalesinde Ziya Bey'in, Şekip Aslan Bey'in, Dr. Nazım Bey'in, Enver Paşa'nın mektupları, yazışmaları ışığında olayın değerlendirilmesi yapılmıştır. Atatürk'ün Talat Paşa'nın eşine sahip çıkması, şehit maaaşı bağlatıp bir ev hediye etmesi gibi konulara değinilmiştir. Bir diğer yazı da Türkiye'nin önde gelen sosyologlarından Prof. Dr. Orhan Türkdoğan'ın "Biz Kimiz Gerçeğine Sosyolojik Bir Yaklaşım" başlıklı çalışması. Yazar Huntingtton'un "Biz Kimiz? Amerikanın Ulusal Kimlik Arayışı" adlı eserinin bir değerlendirmesini yapıyor ve benzer bir soruyu Türkiye açısından irdeliyor. Ayhan İnal, Unutulmayan Anılar yazı dizisinin 14. sünde Alparslan Türkeş'le olan anılarını aktarıyor. Doç Dr.  Durmuş Yılmaz "Yakın Tarihtan Günümüze Irak Meselesi ve Türkiye" adlı çalışması ile Avrupa devletlerinin sömürgeci emellerinin ve faaliyetlerinin Ortadoğu'yu nasıl bir sorunlar yumağı haline getirdiğinin analizini yapıyor. Bugün ortaya çıkmış gibi duran gelişmelerin kaynağını, geçmişini ortaya koyuyor. Yazar günümüz karanlığına taih feneri ile bir ışık tutuyor. Sabiha Tansuğ "Türkmenlerde Semah" adlı çalışmasında Türkmen geleneklerini, kurban, adak, düğün, şölen geleneklerini; semahın adabını anlatıyor. Osmanlı Paşaları köşesinde Fahrettin Öztoprak'ın bu ayki paşası Katırcıoğlu Mehmet Paşa. Mutlu Özgen geleneksel şehir dokumuzun en önemli kavramlarından mahalleye değiniyor. Mahalle ve mahallelilik anlayışının getirdiği davranış biçimleri, birlik duygusu, sosyal hayata etkisi gibi önemli konuara değiniliyor yazarın "Geçmiş Yaşantımızı Anlamlı Kılan Mekanlar: Osmanlı Şehirlerinde Mahalle" adlı çalışmasında.Oktay Aslanapa "Türk Sanatı Araştırmalarının Gelişmesi" makalesi ile 1873'de üç dilde hazırlanan "Usul-ü Mimarî-i Osmanî'den bu yana Türk Sanatı ile ilgili yapılan çalışmaların geldiği noktayı irdelemektedir. Türkmenistanlı bilimadamı Prof. Dr. Muratgeldi Söyegov  "Zemahşehrî'nin 'Dil Bilimine Giriş' Sözlüğünde Canlıları Anlatan Türkmence Sözcükler ve Etnolojik Önemi"  başlıklı araştırmasında Zemahşehrî'nin Harezmşah Atsız ibn Muhammed'in emriyle kaleme aldığı "Mukaddimetü'l-Edeb Fil-luga" (Dil Bilimine Giriş) adlı Arapça- Türkmence- Farsça sözlüğün Türkmence kısmında bulunan canlı adlarından söz etmekte. Semra Kanat "Yitik Hayatlar" adlı hikayesinde başta Balkanlar olmak üzere Türklerin çektiği acıları anlatıyor. Dursun Sağdış çok acı ancak acı olduğu kadar önemli bir konuya değinmiş çalışmasında "Sovyetler Döneminde Türkistan'da Öldürülen Aydınlar ve Şairler". Türkiye'de bizlerin pek bilmediği kanlı olayların, suçları Türk olmak olan kurbanlarının ibretli öyküsünü okumak mutlaka gerekli. Stalin ve Çeka'nın katlettiği bir çok aydının sanatçının coğunun mezarları bile bilinmemektedir. Derginin son yazısı ise Tarih Dergileri üzerine. Çeşitli zamanlarda yayınlanmış Tarih dergilerinin incelendiği bu yazı dizisinde pek çoğunu kütüphane raflarında bile bulmakta zorlanacağımız bu dergilerin içerikleri, yayıncıları ve yazarları hakkında bilgiler verilmekte; bu ay 1964 yılında yayınlanan "Tarih Konuşuyor" dergisi ve sahibi Cemal Kutay tanıtılıyor. 

www.turan.org adresinden derginin tüm sayılarının içindekiler, kapak ve başyazılarına ulaşmak mümkün. Bu sayfada aynı zamanda abonelik ve vakfın diğer yayınlarının satış işlemleri de yapılabilmektedir.

lamure dergisi

 

Birkaç gün önce kitapçı dolaşmalarımda bir dergiye gözüm takıldı: Lamure. Daha önceleri de görmüştüm ancak okumak fırsatı olmamıştı. Temmuz- Ağustos 2007, yıl 1 sayı 7’yi satın aldım, galiba kapaktaki “süper yaz sepeti” ibaresi etkili olmuştu, tabii kapakta okuduğum Cemil Meriç’in “Tarihin en büyük abideleri kitaplardır” sözünü de unutmamak lazım. Dergi yaz sepeti demiş ama galiba yaz tatiline de girmiş. Nereden mi anladım? Bahsettiğim sayıyı aldığınızda aslında yeni bir dergi yerine 2 eski sayıyı, iki kitap hediyesini ve bir de 35 yaş şiiri posterini alıyorsunuz. Artık eldeki dergiler bitsin diye mi yoksa yaz sıcağında yeni bir dergi hazırlamak zor geldiğinden mi bilmiyorum. Şaka bir yana edebiyat, kültür dergisi hazırlamak da satmak da zor ülkemizde, bu şekilde hem eldeki dergiler yeni okuyucularla buluşuyor, hem de eksik sayısı olanlar koleksiyonlarını tamamlıyorlar. Ancak tüm sayıları zaten almış olanlara biraz haksızlık oluyor galiba. Neyse efendim benim şansıma 3 ve 6. sayılar düşmüş. Hediye kitap olarak da Cafer Keklikçi’nin “Yasak Bölge” adlı şiir kitabı ile Muhammed Arif Aslan’ın “Tarifsiz Aşkın Tarifi” adlı kitabı çıktı yaz paketinden.

Lamure, ilk sayısında kendisini tanıtırken şunları söylüyor: “Lamure yazıyı, modern dünyada söz tıkanmalarına karşı kelimeleri müdafaa eden tek etkin güç olarak görmektedir. Zira söz, gelip bir noktada tıkanmıştır. Sözün çeşme başları haramilerce tutulmuştur. Söz, savaşları kesmek yerine savaş çığırtkanlığının aracıdır bugün. Yazı, sözün geçtiği tıkalı yolları açmalıdır.
Gelecek günlere verecek bir sözümüz bile kalmamışsa laf dönüp dolaşıp yine aynı noktaya, kendine gelmemelidir. Gittikçe okunaksız hale gelen dünyayı daha fazla anlam kaybına uğramadan yazıya kaydetmek her günkünden daha çok gerekiyor. Mürekkebi bitenler kalemini geceye batırabilir.
 

Dergi dış kapağında Lamure yaşam ayrıntı ve kültür dergisi adı ile yayınlanıyor. İç kapakta “Lamure Edebiyat” üst başlığını taşıyor. Hayatın ayrıntılarda gizli olduğu ve bunları farkedip keyif almanın bir kültür meselesi olduğu bu kadar güzel ifade edilebilir ancak. Genel yayın yönetmenliğini Hüseyin Akın'ı yaptığı dergide Sadık yalsızuçanlar, Adem Özbay, Nurullah Genç, Sebahattin Kartepe, Ertuğrul Aydın gibi kalemleri görmekteyiz. Derginin her sayısı bir ayrıntıya ait özel sayı niteliğinde. Dosya konuları gerçekten çok ilginç. İlk sayısının konusu, evlerimize ilk kez misafir olduğu için mi seçtiler bilmiyorum, “çay kaşığı”. İkinci sayıda artık daha bir yerleşilmiş ve sıcaklaşmış ortam, ilk çayın ardından sofraya oturulmuş ve dahi kalkılmış ki konu olarak “kürdan” seçilmiş. Üçüncü sayıda yolcu yoluna gerek denmiş galiba ve misafirin gözü kapıya çevrilmiş, “menteşe”yi seçmiş konu olarak. Dörtte düğmeyi, beşte ise düğmeyi diken iğneyi ele almışlar. Altıncı sayı ince bir mevzuya değinmiş: yüzük. “yüzük mü parmağa takılır, yoksa parmak mı yüzüğe” diye sormuş Hüseyin akın “İç Yüzük” başlıklı giriş yazısında. Bir başka yazar “Nisyan Yüzüğü” deyivermiş, diğeri tılsımlı yüzük. Kimi yüzüğün tarihini anlatmış kimi de yüzüğe dair düşüncelerini. Yüzüğün parmak takıntısına çare arayan da var dergide yüzüğe aşkın prangası diyen de. Artık  gerisini okumak size düşer.

 

Gezgin Dergisi

 

kendimin ellerinden tutunca içimden nehirler gibi akmak geliyor yollara çıkmak, yolculuklara bakmak geliyor geberesiye içip salaş meyhanelerdeburalardan böyle ceketsiz kaçmak geliyor

                                          Yılmaz Odabaşı

 

Alıp başınızı gitmek istediğiniz oldu mu hiç? Sadece sıkıntıdan, durağanlıktan bıktığınız için değil, yeni yerlere, yeni yüzlere, güzelliklere, dünyanın başka yerlerinde başka hayatlara olan merakınız yüzünden gitmek isteğiniz.

Rüyamızda “seyahat ya Resulallah” diyen Evliya Çelebi kadar olmasa bile içimizde yol, yolculuk, yeni yerler görme isteği var galiba. Kimi zaman bunu tatil, dinlenme, memleket ziyareti, gurbetteki akrabayı görme gibi örtülere büründürsek de temelde bir gezgin içimizde bir yerlerde biz dürtüyor. Vakit, nakit vesaire gibi imkanlarımız elverdikçe gezmek görmek isteğimizi gidermeye çalışıyoruz. Ancak çoğumuzun bunları sağlamaktan uzak olduğu da aşikar. Ama üzülmemek lazım bizim yerimize gezip görenler, gezdiklerini, gördüklerini, yiyip içtiklerini kendilerine saklamayıp bizlerle paylaşanlar var. Seyahatnameler her zaman ilginç gelmiştir. Şimdi bunların yanında çeşitli gezi, tatil, coğrafya, arkeoloji, fotoğraf gibi konularda yayın yapan dergiler, çeşitli televizyon programları, belgeseller merakımızı bir nebze olsun gidermenin yeni yolları.

Tam da yaz sıcağında tatil düşleri kurarken rastladım bunlardan birine. Daha önce raflarda gördüğüm ama içini karıştırmadığım, okumadığım bir dergiyi bu kez elime aldım. Kapağındaki eski İstanbul fotoğrafı mıydı beni çeken yoksa fotoğrafın altında içindekileri belirten yazıdaki memleketimle ilgili gördüklerim mi bilmiyorum. Ama galiba hem İstanbul hem de Kars bir araya gelince kaçınılmaz gerçekleşti; kasaya ödeme yapılmış ve soğuk bir şeyler içerken okumak için yolculuk J başlamıştı. “Gezgin” dergisinden bahsediyorum, yeni sayılabilecek aylık bir dergi, temmuz sayısı 6. sayı; üstelik 3. sayısını da yanında hediye veriyor. Gerçi vitrinlere çoktan dergilerin Ağustos sayıları çıkmaya başlamıştır ama acele ederseniz bu ay ki sayıyı da yakalayabilirsiniz. Kim bilir belki de yeni sayısında da eski dergilerden ek olarak veriyorlardır.

Dergi çok güzel fotoğraflara yer veriyor, baskısı, sayfa kalitesi göz doyurucu. Muhtevası da geri kalır değil. “Aylık Gezi Kültürü Dergisi” üst başlığını taşıyor. Temmuz sayısında Kars’a yolu düşmüş Gezgin’in. Memleketimden insan manzaralarının yanı sıra Kars ve Anı’dan ilginç kareler görüyoruz. Ortaokul ve liseyi okuduğum binanın altına sadece bir kamu binası yazmalarına kızdım biraz ama yine de iyi fotoğraftı. Dergi önemli bir hazineyi paylaşıyor bu sayısında: Sultan II. Abdülhamid’in fotoğraf koleksiyonunu. Osmanlı coğrafyasını özellikle İstanbul’u gözler önüne seriyor bu fotoğraflar. Ayrıca fotoğrafçılığın ülkemizdeki tarihi ile de ilgili oldukça önemli bilgiler var yazıda. Diğer bir konu ise İstanbul’daki müzeler. Derginin dediği gibi İstanbul bir müzeler şehri. Oyuncak müzesinden tutunda karikatür müzesine pek çok seçenek mevcut. Tabi tarihi eserleri düşünürsek aslında şehrin kendisinin doğrudan doğruya bir açık müze olduğunu söyleyebiliriz. Mimarimizin önemli unsurlarından olan kubbeler diğer bir dosya konusu. En güzel kubbe örneklerinin fotoğrafları eşliğinde güzel bir değerlendirme yazısı okuyoruz. İlginç ve heyecanlı bir bölüm olmuş raftinge ayrılan sayfalar. Bir an kendinizi bırakırsanız Fırtına deresinde botta gidenin siz olduğunu sanabilirsiniz.

Dergiyle hediye edilen üçüncü sayısı kapak konusunu lalelere ayırmış. İstanbul’un yeniden bir lale şehri olmasının heyecanını duyuyoruz konu ile ilgili sayfalarda. Ayrıca lalenin geçmişi, ülkemizde ve tarihimizdeki önemi gibi konulara değinilmiş yazıda. Alsında laleler üzerine hazırladığım ancak bir türlü sonlandıramadığım bir yazım ve bu yazıda yer almasını istediğim arkadaşımın çektiği güzel lale fotoğrafları yüzünden biraz kıskandım bu yazıyı. Dergi bu sayısında bizi çok uzaklara Bangkok’a götürüyor. Ardından bir solukta Hasankeyf’e varıyorsunuz. Yine bir İstanbul güzellemesi var: Çiçek İstanbul. İstanbul’da çiçeğin yeri, çiçek isimleri verilen sokaklar gibi ilginç konulara değinmiş. Sadece binalarla ilgilenmiyor dergi, aynı zamanda tabiat ve tabiat sevgisine yer veriyor. Bu sayıda bir mikoloğun yani mantarbilimcinin gözünden tabiatın ilginç güzellikleri mantarlar ve mantar bilimi hakkında bilgiler alıyoruz. Şifalı bitkiler ve İstanbul’un nazlı kuğuları vapurlar hakkındaki yazılar da dikkate değer.

Müsaadenizle ben yolculuğa pardon dergiye geri döneyim.

 

Not: Türk Edebiyatı Dergisi’nin yeni sayısı da edebiyatımızda yol, yolcu ve yolculuğa dair. Yolumuza, yolculuğumuza edebi tatlar eklemek keyfimizi daha da arttırabilir